“Tefekkür” Demek İstemiş Bizim Sekreter; Reflection* 1

2 dk okuma süresi

 

Sene 2007 aylardan Haziran, sonunda olmuştu, yurtdışında saygın bir araştırma laboratuarında doktora öğrencisi olarak çalışmaya başlamıştım.

Avrupa’nın göbeğindeydim, tam istediğim gibi, euro ile maaş alıyordum, tam istediğim gibi, özgürce seyahat edebileceğim belgeler cebimdeydi, tam istediğim gibi..

Ama nedense hiç de istediğim gibi mutlu değildim.

 

Günler sevinçten, motivasyondan hayli uzak, yalnız, neşesiz ve hatta kasvetli geçiyordu.

 

Avusturya Bilimler Akademisi’nden bir kimlik, yer edinmek iç dünyamda, duygu durumumda, beni hiç de umduğum yüksek yerlere çıkarmamıştı. Çok yalnız hissediyor, iş dışında kalan sonsuz vaktimde ne yapacağımı bir türlü bulamıyordum.

Özetle Ankara’yı terkedip Avusturya’nın Graz şehrine yerleşeli bir kaç ay olmuştu. Alpler’e yakın bu şehirde hava -ay Haziran bile olsa- kimi sabahlar gayet karanlık gri olabiliyordu ve aynı koridorda birlikte çalıştığım insanlar tahmininlerimin aksine hiç de sosyalleşme meraklısı değillerdi. Üstelik de benim günlük ritmimin tam tersine, sabah 07:00’de iş başı yapıp öğleden sonra 15:00’de eve kaçma meraklısı çıktılar.

Çoğu zaman akademiden ayrılırken “yarın görüşürüz” diyecek kimseyi bile bulamıyordum. Bana hiç iyi gelmiyordu.

Neyse efendim, o günlerden bir gün, öğlen tatilinden sonra uzun koridora yönelmişim, ihtiyacım olan bir şeyi almak için bizim sekreterin odasına gitmem gerekiyor.

“Merhaba Gudrun, naber nasılsın, bende zımba yokmuş bana bir tane ayarlar mısın?”

G: “Ja ja, kein Problem, Yazmin, du hast einen Brief bekommen.”**  Yani bana mektup gelmiş!  Hem de dolu dolu bir zarf, öyle davetiye falan gibi ince değil… Aaa diye sevinçle aldım elime mektubumu, memleketten annemden 🙂

Sekreterimiz aynen şu cümleyi ekledi, (bu sefer sizi yormayacağım);

“Ne kadar güzel, şimdi akşam eve gittiğinde, üstünü başını değiştirip rahatça koltuğuna oturduğunda, refleksiyon yaparken okuyacak bir de mektubun var. Hatta yanına güzel de bir şarap açarsın.”

Ne demek istediğini pek anlayamadığım için o an Gudrun’a hak ettiği incelikli cevabı verememiş olabilirim… 

“Refleksiyon da ne?” diye sormuş olmalıyım ki, “günü, yaptıklarını, gün içinde olanları düşünürken okursun işte mektubu” diye açıklama yaptığını da hatırlıyorum.

Ben daha önce eve gidip huzurluca “ay bugün neler oldu bir bakayım, üzerine kafa yorayım, bir nevi masaya saçılmış kağıtları dosyaları tek tek alıp sakince yerlerine kaldırayım” diye düşünmüş biri hiç olmamıştım.

Böyle bir sürecin ya da aktivitenin varlığından haberdar değildim…  

O güne kadar benim bildiğim tüm aktiviteler topluca arkadaşlarla, partnerle ya da ailece yapılırdı. Evde sürekli yalnız olmak da zaten bu yeni ülkemde çok zor gelmişti ve imdadıma salona girer girmez açtığım televizyon yetişiyordu. Yani benim bildiğim koltuklarda henüz hiç mektup okunmamıştı.

Ama orada ben bu refleksiyon kelimesini duydum ya, hafızaya attım. Gudrun’un çizdiği bir elinde mektubu diğer elinde şarabı tutan Yasemin resimde kendimi görmeye çalıştım. Sadece kendimle yapabileceğim bir aktivitenin varlığı pek acayip biraz da ürkütücü gelmişti. 

Bir ileri iki geri. Hemen olmadı, kendimi hazır hissettiğimde baktım becerebiliyor muyum.. Bazen oldu bazen olmadı. Ama gittikçe daha keyifle olmaya başladı. 

Nereden nereye, meğer bizim sekreter benim niyetim anayurttaki alışkanlığı orta Avrupa’ya taşımakken, iş çıkışı direk eve gitmemek ve işle ev arasındaki boşluğu kafa dengi birileriyle laflayarak doldurmakken bana kendime giden yolu nerden tutacağımı söyleyivermiş. Meğer o gün bana kahinlik yapmış, geleceğimi yaratmış…

Avusturya’da çoğu günler birbirinin aynı, hatta yaz da olsa gri sıkıcıyken, bazı günler de nasıl sürprizli şaşırtıcıymış, insan yaşarken anlamıyor.  Zımba almaya gidiyorsun ve kafanda bambaşka bir tohumla odana geri dönüyorsun. Harika değil de ne?  

….

Sonrası çok güzel oldu, akşamları pizzacıda, barda, restoranda vakit geçirmek tek seçeneğim olmaktan çıktı, hayatta yeni olasılıklar bir bir önüme açıldı. Kendimle vakit geçirmeyi, televizyonun uğultusu olmadan kendi içimden geçen sesleri duyabilmeyi öğrendim.
Kendi derinliklerime ipler sallamayı, durup yalnızlığımın suratına bakmayı, sonunda kendimin en yakın arkadaşı olmayı işte sık sosyalleşmeyi sevmeyen iş arkadaşlarım sayesinde öğrendim. 
En nihayetinde bu refleksiyon teknolojisi beni gayet hoşnut olduğum kendime taşıyan bir kapı oldu.

 

O gün alışmaya çalıştığım steril serin akademi koridorlarında muhakkak ki geleceğimi merak ediyordum ama sormamıştım, yine de sekreterimiz benim kahinim oldu. 

 

Teşekkürler Gudrun, İstanbul’dan sevgilerimi yolluyorum!

Vielen Dank Gudrun! liebe Grüsse aus Istanbul***

 

04 Şubat 2021

İstanbul

yasemin

 

 

*Reflection: Türkçeye üzerine düşünme diye de çevirebiliz, arapçası tefekkür.

**”Yazmin, Du hast einen Brief bekommen.”: Almanca; Evet evet sorun değil, Yasemin sana bir mektup geldi.